Gaziantep’in eski taş binalarla çevrili Suburcu caddesinde yahut Elmacı Pazarı’nın baharat kokan o daracık kalabalığında, Şirehanı’nın hemen yamacında şehirlerin henüz devasa tabelalarla veya ışıklı vitrinlerle donatılmadığı vakitlerde, reklamın kendisi doğrudan insandı. Sokağın neşesi, ritmi ve hafızası; kaldırım kıyısına serdiği tek bir örtünün üzerine dünyayı sığdıran işportacının dudakları arasında atardı.
Saçları biryantinle geriye doğru taranmış, sinekkaydı tıraşlı yüzünde cetvelle çizilmiş gibi duran ince bıyığıyla o adam, Yeşilçam filmlerinden fırlamış Ayhan Işık edalı duruşunu sokağın kıvrak zekâsıyla birleştirirdi. Çizgisi bozulmamış ütülü ceketi ve hafifçe yana yatırdığı şapkasıyla kaldırıma kirletmeye kıyamadığı bir saygıyla basar, daha uzaktan bakıldığında bile sıradan bir satıcı olmadığını hissettirirdi.
Onun en büyük sermayesi satışa sunduğu tezgâhındaki iğne, iplik, jilet ya da limon sıkacakları değil, etrafında anında toplayıverdiği kalabalıktı. Utangaçlıktan eser barındırmayan edasıyla bir meddahın hikâye anlatıcılığını, bir Orta oyuncusunun mizaç genişliğini sokağın tam ortasına taşırırdı. Bekleme anında sessizce gelip geçenleri süzer, doğru an geldiğinde göğsünü kabartarak “eyyy vatandaş! “Haykırışı caddenin öteki ucunda bile duyulurdu. Yerel Antep ağzının sıcaklığıyla başlayan nidası, satış anında pürüzsüz ve hazırcevap bir İstanbul ahengine evrilirdi.
Eline aldığı birkaç kuruşluk bir jileti anlatırken çeliğin keskinliğinden ziyade sözün büyüsünü kullanırdı. Tekerlemelerle söze girip lafı İkinci Dünya Savaşı’ndan Hitler’e, Amerika’nın atom bombasını piyasadaki tıraş sıkıntısından erkeğin çilesine bağladığında, dinleyen kendisini sıradan bir alışverişte değil, tarihin ve mizahın tam ortasında bulurdu.
Kulağı yakalayıp gözü tezgâha kilitledikten sonra “bir alana bir bedava” nidalarıyla sunduğu o “son mal”ın hiçbir zaman bitmeyeceğini herkes bilirdi. Sattıkça ayağının dibindeki çantadan çaktırmadan tezgâha takviye yapar, masadan malı eksik etmezdi. Ancak bu, müşterinin de severek katıldığı zımni bir şehir tiyatrosuydu; işportacı abartır, müşteri inanmış gibi yapar ve günün sonunda konuşulan şey malın fiyatından önce insanın o an hissettikleri olurdu.
Şimdi Suburcu yine Suburcu, Karagöz yine aynı karagöz. Kaldırımlar daha düzenli, vitrinler çok daha parlak. Fakat modernliğin o soğuk ve sessiz düzeninde insan, sokağı bir sahneye dönüştüren o gür sesi arıyor. Çünkü şehirler sadece taşla veya duvarla kurulmaz; Gaziantep’in ruhu biraz da örtüsünü toplayıp giden ama sesini şehrin hafızasına kazıyan o eski zamanın sokak satıcılarında saklıydı.
İbrahim Alisinanoğlu-05.10.2026