Yıl 1930’lar... Antepli meşhur tenekeci, tabaat sahibi Kadir’in yolu Halep’e düşer. Çarşı pazar gezerken gözü, tezgâhları süsleyen gıcır gıcır yemenilere takılır. Dayanamaz; cebindeki otuz kuruşa kıyıp kendine fiyakalı, yeni bir çift yemeni satın alır.
Havanın sıcağı tepesine vurunca şöyle serin bir gölgede kestirmenin hayalini kurmaya başlar. Vakit kaybetmeden doğruca Osmaniye Camii’nin avlusuna yönelir. Avluya adım atar atmaz yüzüne vuran o tatlı esintiyle içinden, "Oh, ne serin!" diye geçirir. Yeni aldığı yemenilerini incitmeye kıyamaz; nazikçe ayağından çıkarır, çalınmasınlar diye de başının altına yastık yapıp gözlerini usulca yumar.
Tam uykuya dalacakken kulağına yaklaşan ayak sesleri ve fısıltılar gelir. Gözlerini hafifçe aralayıp dinlemeye koyulur. Ellerinde torba iki adam gelir tam yanı başında durur. Belli ki karanlık bir işin peşindedirler. Adamlardan biri ortağının kulağına fısıldayarak:
— "Çaldığımız bu parayı şimdi çarşıdan geçiremeyiz. Şu uyuyan adamın arkasındaki duvar aralığına saklayalım, gece vakti gelir alır, rahat rahat paylaşırız." der.
Diğeri ise temkinlidir, gözünü Kadir'e dikip:
— "İyi ama bu adamın uyuyup uyumadığı ne malum?" diye sorar.
İlk adam arsız bir gülüşle planını anlatır:
— "O kolay... Başının altındaki şu yemenileri çeker alırız. Uyanırsa kaçar başımızın çaresine bakarız; uyanmazsa iş biter, yemeniler de bize kalır."
Kadir, başının altından yemenilerin usulca çekildiğini hisseder. Fakat aklı duvar çatlağına saklanacak olan torba dolusu parada olduğu için hiç istifini bozmaz, kurnazca uyuma numarasına devam eder. "Gitsin otuz kuruşluk yemeni, gelsin koca bir servet!" diye içinden geçirerek sifli sifli güler.
Adamlar torbayı yarık duvarın aralığına yerleştirirler ve gözden kaybolurlar. Kadir de adamların uzaklaştığından emin olmak için birkaç dakika sabırla bekler. Ayak sesleri kesilir kesilmez gözlerini açar ve deli gibi duvar aralığının olduğu yere koşar. Elini karanlık yarığa daldırdığında parmaklarına çarpan şeyin çıkardığı o şangırtı, kulaklarına müzik gibi gelir. Hakikaten bir torba duruyordur orada.
Torbayı kucağına alıp sevinçle, "Allah !.. Gel keyfim gel!" diye haykırır. Gözleri hırstan parlayarak elini alelacele torbanın ağzından içeri sokar ve koca bir avuç dolusu ganimet çıkarır…
Fakat gün ışığında eline bakmasıyla birlikte tepesinden aşağı kaynar sular dökülür, adeta yıldırım çarpmışa döner. "Eyvah!" der kendi kendine, "Keşke elimi sokmaz, burayı hiç görmez olaydım!.." deyip hayıflanmaya başlar.
Çünkü, avucunda parıldayanlar altın veya gümüş değil, kupkuru bir torba dolusu çakmak taşından başka bir şey değildir. Hırsızlar Kadir'den daha kurnaz çıkmış, parayı kapıp çoktan başka yere tüymüşlerdir. Kadir, elindeki taşlara ve bomboş kalan ayaklarına bakakalır. Koca bir torba değersiz taş uğruna o canım otuz kuruşluk acer yemeniler de elden gitmiş, ayaklar çileli günlerine dönmüştür.
Olan olmuş; tabaat sahibi Kadir Ağa, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştur.
İbrahim Alisinanoğlu-08.10.2026